Şair Nüzhet Erman, şiire ilk başladığımız yılların gönlümüzde yer etmiş sımsıcak bir ismi. Hayalle, düşle örülmüş değil, katı
gerçekleri, Anadolu'nun aylık, yıllık değil, yüzyıllarca yumak olmuş,
düğüm olmuş dertlerini, günlük biyolojik hayata yansımış sorunlarını
olduğu gibi açıkça, yalın bir söyleyişle abartmadan, üstelik vatanına,
milletine candan bağlı bir gönül eri olarak şiirle iletebilmiş bir mutlu
kimse...
Yıllarca idarecilik ve valilik yapmış. Halkın içinde, halkın sorunlarına candan kulak vermiş, gereğini var gücüyle yerine getirmeye
çalışmış bir uzun soluklu şair. Daha yenice yayımladığı Halk Haktır
(Ahilik ve Yol Töresi) adlı şiir kitabında, halkla bütünleşmiş atasını
bir dörtlükle Mevlâna'nın "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün
gibi ol!” özdeyişine uygun olarak bakın nasıl da dile getiriyor:
Evvel zaman içinde, ama, ne masal, ne düş,
Otuz bir yaşında ince hastalıktan ölmüş.
Karahasanlı Bucağı'nın Çılbah köyünde hem
Çerçi, hem de gezici berbermiş dedem.
Yıllarca bürokrasinin en üst makamlarında yöneticilik yapmış bir
kimsenin, bu şiirli öz geçmişini yazmak ve yayımlamak için elbette yürekli
bir şair olmak, Nüzhet Erman olmak gerek...
Ülkü dergisi 1940'lı yıllardan sonra Ahmet Kutsi Tecer'in yönetiminde
Anadolu'yu, Anadolu folklorunu, halk inanç ve geleneklerini dile getiren,
Âşık Veysel'e kadar uzanan bir halk şairi demetini sanat dünyamıza kazandıran ve bu görevini en içten, en yararlı bir şekilde yerine getiren bir dergi.
Ahmet Kutsi Tecer'in Âşık Fezaî mahlâsıyla gencecik bir yaşta yazdığım
şiirler hakkındaki iyi görüşlerini, teşvik ve takdirlerini bu günkü gibi hatırlıyorum. O sanat ve şiir dolu yıllardan Ceyhun Atıf Kansu, Osman
Attilâ, İbrahim Zeki Burdurlu'yla beraber Nüzhet Erman adını, o günleri
yaşayıp da bilmeyen kimse yoktur.
Anadolu'yu, Anadolu insanını olduğu gibi, hiçbir özentiye kaçmadan
vermek... Amma sadece kuru fikir olarak ve tenkit okuyla neşterleyerek
değil, şiirin altın kanatlarına en alımlı, en anlamlı bir deyişle ve halkın
diliyle yüklemek. Nüzhet Erman bir vak'anüvis gibi gece gündüz, dağ,
taş, dere tepe demeden, yazmış, kışmış umursamadan, bu görevi yerine
getirmeye çalıştı. Yeşil —1945, A Benim Cânım Efendim — 1959, Anadolu —
1970, Gazi Mustafa Kemal Atatürk—1973 ve 1983, Hem Hürriyet, Hem
Ekmek — 1974 ve buna benzer eserleri, bu gerçeğin belirgin örnekleridir.
Son eserinde, kapak yazısında Nüzhet Erman için aynen şöyle denmekte:
"Yüzde yüz hürriyet ve sosyal güvenlik içinde, tok, sağlıklı ve
okumuş insan özlemiyle dolu eserlerinde, onun, akvaryum aydınlarının
keyfini kaçıran sanat ve anlayışının tam bir kesitini, özellikle epeski ve
taptaze Anadolu'yu bulmak mümkündür."
Cidden öyle. Özel görüşmelerde, şiir toplantılarında Nüzhet Erman
yakın dostlarına, dinleyicilerine daima Anadolu gerçeğini, Anadolu insanını, Atatürkçü bir görüşle, bir olayı yaşarcasına dursuz duraksız anlat
madan edemez.
Evet, böylece Nüzhet Erman'ın şiirinin konusu da, Anadolu'da daima
var olan, geçerli olaylarla yüklü, şiirinin hikâyesini şöyle anlatmıştı bana.
NÜZHET ERMAN — 1967 yılıydı... O tarihlerde ben Antalya valisi
olarak görev yapıyordum. Bir gün..
GÖREVLİ — (Dışardan kapıyı vurur)
NÜZHET ERMAN — Girin!
GÖREVLİ — (Yaklaşırken) Efendim, Bakan Bey yola çıkmışlar.
NÜZHET ERMAN — Tamam, peki.
GÖREVLİ — Nasıl bir hazırlık yapılmasını emredersiniz?
NÜZHET ERMAN — Uzun boylu bir hazırlığa gerek yok. Bakan Bey
burada fazla kalmayacak çünkü. Amacı Antalya'nın ilçelerini gezmek.
Ben de kendisine refakat edeceğim.
GÖREVLİ — Anladım efendim. Yani... Hiçbir şey yapılmayacak mı?
NÜZHET ERMAN — (Düşünerek) Belki dönüşte biraz dinlenirler Antalya'mızda. Ankara'ya hareket etmeden ewel... Her ihtimale karşı,
birkaç gün sonrası için bir şeyler hazırlatırsanız iyi olur. Mahcup ol
mayalım. Yalnız lütfen aşırıya kaçılmasın. Çünkü Bakan Bey, pek
taraftar değil böyle şeylere.
GÖREVLİ — O konuyu hiç merak etmeyin, Vali Bey. Yalnız dönüş tarihini
bana bildirin, yeter..
NÜZHET ERMAN — Tabiî tabiî, söylerim.
GÖREVLİ — Konvoy hâlinde mi yolculuk yapılacak?
NÜZHET ERMAN — Evet. Şu bizim makam arabası da bir kontrolden
geçse, hiç fena olmaz. Dağ bayır derken, yolda kalmayalım...
GÖREVLİ
— (Gülümseyerek) Kalmazsınız efendim. Emir vermiştik, bakımını yaptılar.
NÜZHET ERMAN — Çok düşüncelismiz, teşekkür ederim.
GÖREVLİ — Sağ olun efendim. Siz de çok incesiniz. Tabiî şair inceliği bu...
BAKAN İLE YOLDA
BAKAN — Şu içinden geçeceğimiz ilçenin adı ne, Nüzhet Bey?
NÜZHET ERMAN — Korkuteli, sayın Bakanım.
BAKAN — Kadınlara bakın. İki büklüm olmuşlar, tütün topluyorlar.
NüZHET ERMAN — Anadolu kadınları hem tarlada çalışır, hem evde
sayın Bakanım.
BAKAN — Haklısınız. Çeşme yalaklarında çamaşır tokmaklayan da, tandır
başında terleyen de bizim kadınlarımızdır, Anadolu kadınları...
NÜZHET ERMAN — Şimdi de Elmalı'dan geçiyoruz, Beyefendi.
BAKAN — Buradaki kadınlar da pamuk çapasında... Nasıl da muntazam
bir sıra hâlinde eğilip kalkıyorlar..
NÜZHET ERMAN — Rengârenk entarileriyle bir resim gibiler, değil mi
efendim?
BAKAN — Gerçekten öyle. Muhteşem bir tablo sanki...
NÜZHET ERMAN — (Kaş yolunda) Kaş yolu bozuktur sayın Bakanım.
Eğer arzu ederseniz bir yerde durup biraz dinleniriz.
BAKAN — Yoo, iyiyim... Manzaranın güzelliği, yolun sarsıntısını unut
turuyor bana. (Şoföre, yüksekçe) Oğlum, diğer arabalara sinyal ver de
çok ağır gidelim.
ŞOFÖR — Emredersiniz efendim..
BAKAN — Bu güzelliği doyasıya seyredelim, öyle değil mi, Nüzhet Bey?
NÜZHET ERMAN — Tabiî efendim..
BAKAN — Bu, Kaş'a inen yol, değil mi Nüzhet Bey?
NÜZHET ERMAN — (Gülümseyerek, nazik) Yol denilebilirse, evet...
Bu çevrenin ele alınması gerek efendim. Turizm açısından çok iyi olur.
Kaş çok ufak, gelişmemiş bir yer. Ama lütfen siz bu günkü durumuna
bakmayın. Şuna inanıyorum ki adı sanı bilinmeyen bu ufacık yer, ilerde
güzelliğiylç kendini duyuracak. Bu sebeple, eğer mümkün olursa...
BAKAN — Anladım Nüzhet Bey. Haklısınız. Ankara'ya dönüşümde,
ilgilenilmesi için elimden geleni yapacağım.
NÜZHET ERMAN — Teşekkür ederim.
BAKAN — Aman Yarabbi! Şu manzaraya bakın! Cennet gibi bir yermiş
burası Nüzhet Bey!
NÜZHET ERMAN — (Gülümseyerek) Ülkemiz zaten Cennet gibi sayın
Bakanım, öyle değil mi?
BAKAN — (Hayran, seyreder gibi) Tepeden aşağı doğru inen şu daracık,
tozlu yol... Yeşillikler... Kuş bakışı gördüğümüz şu dantelâ gibi sahil,
mavinin içine yerleşmiş küçük küçük adacıklar... Evet, gerçekten
şanslı insanlarız biz. Bu Cennet gibi, güzel topraklarda doğduğumuz
için.. İşte yine kadınlarımız!. Boyundan büyük, kilosundan ağır
odun, çalı çırpı yüklemiş sırtına, tutturmuş yolu, gidiyor. Hem de onca
yükün altında ezilmeden, hızlı hızlı yürüyerek. Hey gidi cefakâr kadın
larımız!..
NÜZHET ERMAN — (Gülümseyerek) Sizin de şair yanınız varmış sayın
Bakanım..
BAKAN — (İçini çekerek) Nerde bizde..
NÜZHET ERMAN — (Birden telâşla) Aman şoför, oğlum dikkat!
BAKAN (Telâşlanır) Ne oldu Nüzhet Bey?
NÜZHET ERMAN — Keçiler efendim, keçiler fırlayıverdi yola. Az daha
çarpacaktık...
BAKAN — (Yüksekçe) Oğlum, dur biraz.. İşaret ver, öteki arabalar da
dursun.
ŞOFÖR
— Peki efendim. İyi ki hızlı gitmiyorduk sayın Bakanım.
BAKAN — Hızlı gitmiş olsaydık, kaza bile olabilirdi değil mi?
ŞOFÖR
— Allah saklasın efendim. Olurdu tabiî.
BAKAN — Keçilerin peşinden koşturan şu kız!
NÜZHET ERMAN — Çobanları her halde efendim...
BAKAN — Onunla konuşmak istiyorum..
NÜZHET ERMAN — Kızım, biraz bakar mısın!
KIZ — (Canı burnunda gibi, öfkeli, soluk soluğa) Ne? Bana mı dedin?
NÜZHET ERMAN — Evet kızım, sana dedim. Yaklaş...
KIZ — (Yaklaşır) Yaklaştım, ne olacak?
BAKAN — Keçiler senin mi?
KIZ — (Öfkeli) Hee ya, başka kimin olacak beyim. Sürüden kaçıverdiler.
Keçi milleti bu! Kayaya taşa tırmanmayı sever. Döndürmeye çalıştım,
dönmediler!...
BAKAN — Eee? Ne yapacaksın şimdi?
KIZ — Onlar önden seğirtecek, ben arkadan.. Amma, mümkünatı yok,
mutlaka dönecekler... Görsünler bakalım, onlar mı inatçı, ben mi!
BAKAN — Yani onları döndürünceye kadar uğraşacaksın öylemi? (Güler)
KIZ — Heee! Döndürmeyivereyim de, evde tozumu silkelesinler benim
he mi?! Neysem beyim, beni meşgul etmeyin, acelem var... Bir
de şu inatçı keçiler birbirlerinden kopup giderlerse, toparlamam zor
olur. Yolcu yolunda gerek, sizler için de... Her kimseniz... kimlerdenseniz...
BAKAN — Sağ ol kızım, senin de işin rast gider inşallah..
KIZ — (Uzaklaşırken) Eksik olma beyim. Yolun açık olsun. Cümlenizin
yolu açık olsun.
BAKAN — (Duygulu) Nasıl da seke seke gidiyor... Âdeta keçi gibi tırmanıyor kayalara. Belli ki sonunda keçilere dediğini yaptıracak...
NÜZHET ERMAN
— (Duygulu) Gani gönüllü Türk kızı. O telâşı içinde
hepimize de iyi dileklerini sunmayı ihmal etmedi.
BAKAN — (İçini çekerek) Şu bizim Anadolu kadınında ne büyük enerji
var. Azimlerine, çalışkanlıklarına ise, diyecek yok. Nereye gittiysem
hep aynı şeyi gördüm. Nüzhet Bey... Biliyor musunuz, Anadolu'
nun yükünü kadınlar çeker! (Yüksekçe) Şoför, oğlum, hareket edelim artık...
ŞOFÖR — Peki efendim..
NÜZHET ERMAN
— Anadolu'nun yükünü kadınlar çeker!.. Anadolu'nun yükünü kadınlar çeker!.. Anadolu'nun yükünü kadınlar
çeker!..
BAKAN — Nüzhet Bey?
NÜZHET ERMAN — (Dalgınlığından kurtulurken şaşalar) Efendim?
BAKAN — Bir an öyle daldınız ki... Bir şey mi düşünüyordunuz?
NÜZHET ERMAN — (Hafif kekeleyerek) Yoo, hayır efendim..
NÜZHET ERMAN — (Anlatır) "Hayır” demiştim ama, Bakanın söylediği o dört kelime âdeta zihnime kazınmış, yolculuk süresince tekrar
edip durmuştum... (İçini çekerek) "Anadolunun yükünü kadınlar
çeker.” Ve gezi bitip, eve dönünceye kadar, hikâyesini anlattığım şiirim
ortaya çıktı. Bunu kadınlarımız için yakılan bir çeşit sevda ve şükran
şiiri olarak nitelemek mümkün... Eveeet, gelelim şimdi "Ana—Bacı—
Avrat” adlı bu şiirime:
Kimi avrat - kimi kaşık düşmanı
Kimi bacım der - anam der
Kadınlar taşır yükünü Anadolu'nun
Anadolu'nun kahrını kadınlar çeker
Düşegelmiş yüzyıllardır kısmetlerine
Hasret ve kan - korku ve ter
Şaşırırsın kolaylığına - ucuzluğuna saadetin
Bir beşibiryerde - birkaç basma - biraz şeker
Şahittir toprağın ondan - onun topraktan çektiğine
Sabandaki demir
- kağnıdaki teker
Ya çapada - ya odunda - ya harmanda
Ya üç - beş keçinin ardında seker
Onunla doğurgan Türkiye - onunla zengin ama
Konuşmada hak yok - sofralarda yer
Karanlık - uzak ve susuz Anadolu'da
Kadın hiç - kadın her şey - kadın hanım - kadın er!..
FEYZİ HALICI
Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi
Mart 1991, S: 471, s. 141-146

ŞİİRLERİ